Bir odadan kaybolup başka bir gezegende yeniden ortaya çıkmak… Star Trek gibi bilim kurgu yapımlarında sıradan görünen bu teknoloji, gerçek bilim açısından değerlendirildiğinde son derece karmaşık bir probleme dönüşüyor.
Dizide kullanılan taşıyıcı sistemi, insan vücudunu ayrıntılı biçimde tarıyor, bir bilgi modeline dönüştürüyor ve bu modeli başka bir noktaya aktarıyor. Varış noktasındaki cihaz ise insan bedenini yeniden oluşturuyor. Ancak bu senaryonun çalışabilmesi için günümüz fiziğinin henüz çözemediği sorunların aşılması gerekiyor.
1. İnsan vücudunun bilgisi nasıl aktarılacak?
Bir insan vücudu yaklaşık (10^{27})–(10^{28}) atomdan oluşuyor. Bu atomların türlerini ve konumlarını belirlemek bile olağanüstü kapsamlı bir ölçüm ve hesaplama süreci gerektirir.
Üstelik bir insanı yalnızca atomların yerlerini belirleyerek yeniden oluşturmak yeterli olmaz. Moleküllerin yapısı, kimyasal bağlar, hücrelerin durumu ve beynin işleyişi de önemlidir.
Beyindeki sinir hücrelerinin bağlantıları ve anlık elektriksel-kimyasal etkinlikleri gibi ayrıntılar, kişinin hafızası ve bilinciyle ilgili soruları da gündeme getirir. Bu nedenle bir insanın bütün fiziksel durumunu tanımlayacak bilgiyi elde etmek ve işlemek, bugünkü teknolojinin çok ötesindedir.
Ancak burada önemli bir ayrım var: İnsan vücudunun bütün atomlarını kaydetmenin ne kadar veri gerektireceğine ilişkin kesin bir rakam vermek mümkün değil. Gerekli veri miktarı, hangi özelliklerin ölçüleceğine ve yeniden oluşturma için ne kadar ayrıntı gerektiğine bağlıdır.
2. Kuantum fiziği ışınlanmanın önünde engel mi?
Star Trek’te kullanılan “Heisenberg dengeleyicisi” adlı kurgu cihaz, kuantum fiziğinin ölçümle ilgili sınırlamalarını aşmak için geliştirilmiş bir açıklamadır.
Gerçek dünyada ise Heisenberg’in belirsizlik ilkesi, bazı fiziksel büyüklüklerin aynı anda sınırsız kesinlikle belirlenemeyeceğini söyler. Ayrıca bilinmeyen bir kuantum durumunun kusursuz bir kopyasını üretmek, kuantum mekaniğinin temel kurallarıyla bağdaşmaz.
Bu durum, Star Trek’teki gibi bir insanı tüm ayrıntılarıyla tarayıp aynı kuantum durumuyla başka bir yerde yeniden oluşturma fikrini ciddi biçimde sınırlar.
Bununla birlikte bilimde “kuantum ışınlanması” adı verilen gerçek bir yöntem bulunuyor. Bu yöntem, bir parçacığın veya kuantum sisteminin kuantum durumunun başka bir sisteme aktarılmasını sağlar. Maddeyi bir noktadan diğerine anında taşımak anlamına gelmez; insan ışınlanmasını da mümkün kılmaz.
3. Işınlanan kişi gerçekten aynı kişi mi olur?
Teknolojik sorunlar bir şekilde çözülse bile daha farklı bir soru ortaya çıkar: Bir insan taranıp başka bir yerde yeniden oluşturulursa, ortaya çıkan kişi gerçekten aynı insan mıdır?
Örneğin ilk beden yok edilmeden aynı fiziksel modele göre ikinci bir beden oluşturulursa ne olur? Yeni bedenin aynı anılara ve kişilik özelliklerine sahip olması, onun bilinç bakımından da ilk kişiyle özdeş olduğunu kanıtlar mı?
Bu sorular yalnızca mühendislikle değil, felsefe ve bilinç araştırmalarıyla da ilgilidir. Bugün bunlara herkesin kabul ettiği kesin bir cevap bulunmuyor.
Solucan delikleri daha gerçekçi bir alternatif olabilir mi?
Bilim kurguda ışınlanmaya alternatif olarak sıkça kullanılan solucan delikleri, uzay-zamanda iki uzak bölgeyi birbirine bağlayabilecek varsayımsal yapılar olarak ele alınıyor.
Teorik olarak geçilebilir bir solucan deliği, bir insanı atomlarına ayırıp yeniden kurmadan uzak bir noktaya ulaşmasını sağlayabilir. Bu açıdan bakıldığında, Star Trek’teki taşıyıcı sisteminden farklı bir yaklaşım sunar.
Ancak geçilebilir solucan deliklerinin varlığı gösterilmiş değil. Böyle bir yapının oluşturulması veya kararlı tutulması için gereken koşullar da bilinmiyor. Dolayısıyla bu fikir de bugün uygulanabilir bir ulaşım teknolojisi değil.
Bilim kurgu ne zaman gerçeğe dönüşecek?
İnsan ışınlanması için henüz bilinen, uygulanabilir bir teknoloji bulunmuyor. Sorun yalnızca yeterince hızlı bilgisayarlar geliştirmekten ibaret değil; kuantum fiziğinin sınırları, biyolojik yapının yeniden kurulması ve kişisel kimliğin ne anlama geldiği gibi temel meseleler de çözüm bekliyor.
Star Trek’in “Heisenberg dengeleyicisi” gibi kurgu araçları, bilimsel sınırları hikâye içinde aşmayı sağlıyor. Gerçek bilim ise henüz bu noktada değil.
Kısacası, kuantum ışınlanması gerçek bir bilimsel yöntem olsa da insanı bir yerden başka bir yere taşıyan Star Trek tarzı ışınlanma bugün için bilim kurgu olmaya devam ediyor.